LOGINKendimi bilbileli, annemin benden nefret ettiğini biliyordum. Üç yaşımdayken bana uyku hapı yutturdu, beş yaşımdayken böcek ilacı içirdi. Ama beni öldürmek o kadar kolay değildi; yedi yaşıma geldiğimde ona karşı koymayı kendi kendime öğrenmiştim bile. Yemek vermediğinde sofrayı devirdim, kimse yiyemesin diye. Sopayla döve döve yerlerde süründürdüğünde, ben de onun gözbebeği küçük oğlunu suratı gözü mosmor olana kadar pataklardım. İşte böyle, dişimi sıkıp on iki yaşıma kadar onunla didiştim durdum. Ta ki en küçük kız kardeşim doğana kadar. O minik pembe topağın ıslanmış bezini beceriksiz ellerimle değiştirmeye çalışıyordum. Annem beni var gücüyle duvara savurdu; bakışları tiksinti ve dehşet doluydu. "Kızıma ne yapmaya kalkıyorsun sen?" "Belli ki o tecavüzcü babanın dölüsün! Neden onunla birlikte geberip gitmedin!" İşte o an, beni neden sevmediğini nihayet anladım. Kanayan başımı tutarken, ilk kez ona karşılık vermedim. Ve ilk kez, ta içimden, onun haklı olduğunu hissettim. Varlığım en baştan beri bir hataydı. Ölmeliydim.
View MoreGörevli donakaldı."İyi düşün bakalım, zamanı geri alsan da ortaya çıkacak olan sadece paralel bir evren; şu anki seninle hiçbir alakası olmayacak." "Üstelik gerçeklik bir kez değiştiği anda sen yok olacaksın, ama harcadığın puanlar bir daha geri gelmez." Ciddiyetle başımı salladım.Ve bir sonraki saniye gözlerim karardı, kendimi bir mısır tarlasının önünde buldum."Defol git! İmdat! Yalvarırım, sana para veririm! Bırak beni, ne olur!" Benden bile daha uzun mısır saplarını yararak, tökezleye tökezleye sesin geldiği yöne koştum.Beklediğim gibi, tanıdık bir yüz belirdi karşımda.Gözlerim öfkeden faltaşı gibi açılmıştı; özellikle öte dünyadan getirdiğim kemik sopayı kapıp, sırtı bana dönük olan adama indirmeye başladım.Kaç kez vurduğumu bile bilmiyordum, sadece yapış yapış terli, titreyen bir elin elimi kavradığını hissettim.Nefes nefese kalmıştım, kan tepeme çıkmıştı, gözümün önü hâlâ bir kızıllık içindeydi.Başımı eğdiğimde, dehşetten hâlâ kurtulamamış bir çift gözle karşılaştım.
Birkaç gün sonra, ince bir yağmurun çiselediği bir sabah erkenden, annem tek başına mezarımın başına geldi.Orası kırsalda küçücük bir toprak tümsekten ibaretti, baştan savma denecek kadar sadeydi.Orada durdu, uzun, çok uzun bir süre; yağmur saçlarını, kıyafetlerini sırılsıklam etmişti ama o bunun hiç farkında değildi.Sonunda, yavaşça çöktü, titreyen elini uzattı ve o buz gibi mezar taşına usulca dokundu."Özür dilerim." "Sen henüz karnımdayken bile senden nefret etmiştim." Sesi çok hafifti, sanki çok uzun zamandır sakladığı bir sırrı fısıldıyordu."Karnımda kıyameti koparan bir küçük şeytan gibiydin, tekme üstüne tekme; kalbim çarpardı, gözüm korkardı… O zamanlar hep, bu kesin benden alacaklı geldi, gelip beni yiyip bitirmeye geldi diye düşünürdüm." Parmakları, mezar taşındaki o tanıdık ismin üzerinde tekrar tekrar geziniyordu."Büyüdükçe de hâlâ o kadar yaramazdın; bana bir gün rahat yüzü göstermedin, kavga ettin, bela buldun, üstün başın yara bere içinde eve döner, o gözlerinle
Tam o sırada annem, o aptal kardeşime yemek yediriyordu.Kapı açılır açılmaz Zeki hiç bir şey demeden içeri daldı, kardeşimi yere bastırıp acımasızca dövmeye başladı.Yumrukları hem ağır hem sertti, sesinde ağlamaklı bir titreme vardı."Hepsi senin yüzünden! Seni uğursuz herif!" "Sen olmasaydın, kardeşim nasıl ölürdü ki!" Kardeşim ne olduğunu anlamadan avaz avaz ağlamaya başladı.Annemin elindeki kâse büyük bir gürültüyle yere düştü, tuzla buz oldu.Zeki'yi çekip ayırmaya çalıştı ama Zeki elini şiddetle silkip attı.Yüzü gözyaşı ve sümük içindeydi; anneme bakarken her kelimeyi ağzından koparırcasına söylüyordu."Teyze, biz küçüklüğümüzden beri o barajda oynayarak büyüdük. O gün suya doğru yürürken… bana bir baktı! Bana öyle bir baktı ki teyze! O bakış… o bakış tam olarak…" Zeki'nin boğazı düğümlenmiş gibiydi, soluğu tıkanıyordu; sonunda kendini tutamayıp bağırdı:"O zaten orada ölmeye gitmişti!" "Daha önce yanıma gelip bana, bir insan nasıl sessizce, iz bırakmadan ölür diye sormuşt
Cenazeden sonra ev yeniden o eski durgunluğuna gömüldü.Ben önemsiz biriydim; ben olsam da olmasam da, günler aynı akıp gidiyordu.Tek fark, artık bu evde bir hayalet gibi yaşıyor olmamdı.Annemin koşuşturan sırtına bakarken, onda eskisinden farklı bir şey olduğunu hissediyordum sürekli.Ama neyin farklı olduğunu bir türlü çıkaramıyordum.Ta ki bir gece yarısı, herkes uykuya daldıktan sonra, annem kapıyı itip odama girene kadar.O sırada pencere pervazında oturmuş, sessizce o zalim kadere lanet ediyordum.Bana pis bir doğum bahşetmişti, öldükten sonra bile huzur bulmama izin vermiyordu.Annem tıpkı bir gölge gibi süzülerek içeri girdi.Işığı açmadı; ağır ağır yatağın kenarına yürüdü, eliyle dümdüz yatak çarşafını okşadı, sonra oturdu.Öylece oturuyordu, sırtı bana dönük, taşlaşmış bir heykel gibi.Karanlığın içine sinmiştim; kendimi tutamayıp bir göz attım ona.Ağlamıyordu.Gözlerinin çevresi bile kızarmamıştı.Bir kez daha baktım.Hâlâ öyleydi, kılını bile kıpırdatmıyordu; sadece göğs





